Kaş’taki iki bin yıllık antik tiyatroda...
Üsküdar’da, Beşiktaş’ta, Kadıköy’de ve Anadolu’nun dört bir yanında meydanlarda... Evlerde...

Normalde bir pazar sabahı, öldürseniz sabahın beşinde, altısında uyanmayacak milyonlarca insan alarm kurup, daha gün ağarmadan ekran başına geçti.
Sırtımızda milli takım formamızla 24 yıl sonra yeniden Dünya Kupası’ndaydık.
Zaten bu yüzden canımız yandı 2-0’lık skora.

Elbette “top yuvarlaktır.”
Fatih Terim’in de dediği gibi; “This is the football.”
Ama üzüntümüz mağlubiyetten ziyade, yıllar sonra birlikte sevinecek bir fırsatın kaçışınaydı desek daha doğru olur.
Çünkü Avustralya karşısında sahada gördüğümüz şey yetenek eksikliği değildi.
Daha çok heyecandı.
Daha çok telaştı.
O rahatlık yoktu oyuncularda.
24 yıllık bir hasretin yükünü omuzlarında taşıdıkları çok belliydi.
Sanki herkes aynı şeyi düşünüyordu: “Ya olmazsa?”
Bir oyunun en acımasız tarafı da budur. Korktuğunuzu sahaya da taşırsınız.
Futbol gurusu değilim ama ekran başından bile hissettik bunu.

Gol atması gerekenler atamadı.
Fiziksel üstünlük kurmasını beklediklerimiz kuramadı.
Kritik anlarda güven veren isimler de kendi standartlarının altında kaldı.
Ama olsun! Bu kadro hâlâ umut veren bir kadro.
Arda’sı, Kenan’ı, Orkun’u, Hakan’ıyla; gençliğiyle, enerjisiyle önümüzdeki yılların hikâyesini yazabilecek oyunculara sahibiz.
Şimdi bir şeyi hatırlamanın zamanı: “Bir maçın ardından ne kahraman olunur ne de vazgeçilir.”
Biz takımımızdan vazgeçmiş değiliz.
İşte o yüzden enseyi karartmak yok “bizim çocuklar.”
Şimdi derin bir nefes alma zamanı.
Biraz daha cesaret...
Biraz daha özgüven...
Biraz daha sakinlik...
İlk sayfaya bakıp, kitabın sonu yazılmaz.
Çünkü bazen büyük hikayeler iyi başlamaz. Ama güzel biter.
GENÇLER SINAV BİTTİ AMA MARATON YENİ BAŞLIYOR
Dün bir görüntüye rastladım.
Bir çocuk odası... Ya da ilk bakışta öyle görünüyor.
Yatağın üzerine dizilmiş deneme sınavları, yere yayılmış soru bankaları, kapı girişine üst üste yığılmış kaynak kitaplar...
Cumartesi günü yapılan LGS öncesinde bir öğrenci, “Emek” notuyla paylaşmış bu görüntüyü.
Gerçekten de öyle. Kimi hafta sonlarını dersle geçirdi. Kimi bayramlarda deneme çözdü. Kimi tatil planlarını erteledi, kafasını testlerden kaldıramadı.
Henüz 13-14 olmalarına rağmen bir yıl boyunca birçok yetişkinin taşıyamayacağı bir baskıyla yaşadı bu çocuklar.
Yanlış anlaşılmasın; elbette sınavlar olacak, elbette emek veren karşılığını alacak.
Ama insan yine de şu soruyu sormadan edemiyor: “Bu kadar yük bu çocukların omzunda olmalı mı?”
İsimleri değişti; benim zamanımda adı Anadolu Liseleri Sınavı’ydı. Sonra LGS, OKS, SBS, TEOG oldu, fakat 40 yıldır sınav gerçeği değişmedi.
Oysa eğitimin temel amacı çocukları bir cetvele dizmek değil, potansiyellerini ortaya çıkarmak olmalı.
Kaldı ki bugün aynı sınava giren çocuklar gerçekten aynı yarışın içinde mi gerçekten?
Birinin önünde onlarca kaynak kitap, özel dersler ve etüt programları var.
Bir diğeri yalnızca okulun verdiği imkânlarla hazırlanıyor sınava.
Sonra ikisine de aynı soruları sorup adına “eşit rekabet” diyoruz.
Oysa eşitlik, herkese aynı soruları sormaktan önce aynı fırsatları sunabilmektir.
Bugün bunu başarabildiğimizi söylemek zor. Ama tüm eksiklere rağmen bu çocukların çabasını ayakta alkışlamak gerek.
Dolayısıyla sevgili veliler...
Kaç doğru yaptıklarından çok, çocukların şunu duymaya ihtiyacı var: Hayat uzun bir maraton.
Bir matematik sorusunu kaçırmış, bir paragrafı yanlış anlamış olabilirsiniz.
Ama bunların hiçbiri sizin kim olduğunuzu anlatmaz.
Ne vicdanınızı ölçer.
Ne hayal gücünüzü.
Ne de ileride nasıl bir insan olacağınızı...
ÖĞRETMEN HANIM BU ÇOCUKLAR ÖĞRENCİ Mİ ‘İÇERİK’ Mİ
Eğitim dedik, eğitimden devam edelim.
Bir ilkokul öğretmeni düşünün. Üzerinde abiye bir kıyafet var. Derdim ne giydiği değil. İstediğini giysin. Ama orası bir okul bahçesi. Düğün değil, parti değil; 10-11 yaşındaki çocukların mezuniyet töreni.
Ortada upuzun kırmızı bir kurdele. Öğretmen tek tek kesiyor.
O ayrı ağlıyor, çocuklar ayrı, veliler ayrı...
Peki ben Afyonkarahisar’daki adını bile bilmediğim bir okulda yaşanan bu ana nasıl tanık oluyorum?
Çünkü kamera kayıtta.
Altında dokunaklı bir müzik, ağır çekim görüntüler, özenli bir kurgu... Yeşilçam tadında.
“Önüme düşüyor.”
Son yıllarda okullarda tuhaf bir şey oluyor.
Sınıflar eğitim yuvasından çok TikTok stüdyosuna benzemeye başladı.
Üstelik çoğu zaman çocukların ne düşündüğünü, ileride bundan rahatsız olup olmayacağını kimse sormuyor.
Yanlış anlaşılmasın. Öğretmenin öğrencilerini sevmesi, vedalaşırken duygulanması son derece doğal.
Ama kendi çocuğumuzu paylaşmanın bile hukuki ve etik riskleri varken, emanet edilen öğrencilerin duygularını “beğeniye” sunmak, eğitimciliğin temel ilkeleriyle ne kadar örtüşüyor?
Acının da sevincin de kurgulanması yerine doğal akışında yaşanması daha sağlıklı değil mi?
Yoksa bu çocuklar öğrenciniz değil de sosyal medya figüranınız mı?
Benim bildiğim eğitim bir sahne performansı değil, sessiz ve sabırlı bir inşadır.
Ve acilen öğrencilerimizin duygularını, yetişkinlerin görünürlük arzusuna kurban etmediğimiz bir iklime ihtiyaç var gibi.

5 gün önce
34









English (US) ·