Bir aile evladını kaybetti, dünyanın en ağır acısıyla baş başalar şimdi.
Ölümün en tuhaf tarafı şu: Bir insan için zaman duruyor ama başkaları için hayat akmaya devam ediyor. Ve en kötüsü de bazıları çoktan başka şeylerin peşine düşüyor.
Genç oyuncu Ece İrtem’in ani vefatı sonrasında da böyle oldu. Dedikodu kazanı kaynıyor:
“Flaş! Antidepresan kullanıyordu...”
“Şok! İçki de içiyordu...”
“Son dakika: İşte son görüntüleri...”
Yahu ne yapıyorsunuz?
Otopsi sonucu elbette açıklanır. Ölüm nedeni neyse ortaya çıkar. Kalp krizi mi, başka bir sağlık sorunu mu, farklı bir durum mu; bunu öğrenmek adli makamların işi.
Fakat daha toprağa verilmeden bir insanın hayatını dedikodu malzemesine çevirmek de bizim işimiz olmamalı.
Günün sonunda ortada tek bir gerçek var: Gencecik bir kadın öldü.
Ve ne yazık ki ne onun “son görüntülerini” izlemek, ne içip içmediğini konuşmak, arkasından onlarca iddia üretmek hiçbirimize bir fayda sağlamayacağı gibi onu geri de getirmeyecek.
Ölüm karşısında susmak gerek. Ama bilmiyoruz. Mutlaka bir sebep bulmak, hikâye yazmak, bir gizem üretmek istiyoruz.
Oysa yapılması gereken basit: “Allah rahmet eylesin” demek.
Ailesinin acısına saygı göstermek.
Ve geride kalan sözlerini hatırlamak.
Bir ay önce katıldığı bir programda şöyle diyordu: “Bir kul olarak çok fazla şeyi kafaya takıyoruz. Ben bu zamanı çiçekleri koklayarak, teyzemi belki iki defa fazla öperek geçirebilirdim.”
Bütün bu gürültünün içinde duyulması gereken tek cümle bu işte.

DÜN SIRADAN BİR KALECİYDİ BUGÜN 12 MİLYON TAKİPÇİSİ VAR
FUTBOL tarihinde büyük maç çıkaran kaleciler çok gördük.
Ama 40 yaşında bir kalecinin hayatının değiştiğine ilk kez tanık oluyoruz.
Yeşil Burun Adaları kalecisi Vozinha’dan bahsediyorum.
Sosyal medya gerçekten de tuhaf bir yer.
Sabah bir paylaşım yaparsınız kimse bakmaz, akşamına milyonlar sizi takibe alabilir.
Bir gecede rezil de olabilirsiniz, vezir de.
Vozinha’nın başına gelen tam da bu.
Dünya Kupası’nda İspanya’ya geçit vermedi; 7 kurtarış yaptı. Tarihinin en büyük sonuçlarından birini kazandırdı ülkesine ve sosyal medyada 50 bin olan takipçi sayısı bir gecede 5 milyonu geçti. Şu an 12 milyon civarı: Hikâyesi okunuyor, röportajları izleniyor, kurtarış videoları paylaşılıyor.
Fakat güzel hikâyelerin ortak bir yanı vardır: Bir gecede yazılmaz, bir gecede fark edilir.
Onunkisi de biraz öyle.
40 yaşında.
Profesyonel futbola 25’inde başlamış.
Bir dönem boyu kısa diye tercih edilmemiş.
Angola’dan Moldova, Slovakya’dan Kıbrıs’a kadar futbolun pek de manşet olmayan duraklarında mücadele etmiş.
Yıllarca sessizce işini yapmış.
Sonra bir gece dünya ilk kez görmüş onu.
Onun ise gözleri yaşlı. Onu büyüten, artık hayatta olmayan büyükanne ve büyükbabasına minnettar.
Annesi vize masrafları sebebiyle Amerika’ya gelip onu tribünden izleyemediği için üzgün. Ama ülkesi adına mutlu.
Milyonlarca insanı etkileyen şey bu işte.
Sahadaki kahramanlık kadar, hayatın içinden gelen o “gerçek” hikâye...
Algoritma bu kez doğru insanı ünlü etti sanırım. Yıllardır görünmeyen emeği ile sonunda hak ettiği alkışı alan birini...

OTOMOBİLİ ALMANLAR İCAT ETMİŞ OLABİLİR AMA KONVOY BİZİM İŞİMİZ
DÜĞÜN olur konvoy yaparız.
Asker uğurlarız, konvoy yaparız.
Seçim kazanılır, konvoy yaparız.
Tuttuğumuz takım şampiyon olur, konvoy yaparız.
Yıllardır bununla dalga geçenler çok oldu.
Peki Almanlar Dünya Kupası’ndaki ilk maçlarını 7-1 kazanınca ne yaptı dersiniz?
Konvoy.
Hem de bayraklı, kornalı, camdan sarkmalı...
Klişe ama Alman denilince akla dakiklik gelir, disiplin gelir.
Konvoy gelmez.
Yoksa...
Bu işi bizden mi öğrendiler?
“Döner bizim mi, Almanların mı?” tartışmasının mürekkebi kurumadı daha...
Aman dikkat! Konvoyu kaptırmayalım.
Otomobili onlar icat etmiş olabilir.
Ama kusura bakmasınlar onunla ne yapılacağı bizim işimiz!

UNUTMA SEN ‘BİHTER ZİYAGİL’SİN
BAZI insanlar vardır.
Onları bir alanda o kadar iyi görürüz ki başka bir şey denediklerinde ister istemez şaşırırız.
Beren Saat de onlardan biri benim için.
Yasemin, Bihter, Fatmagül, Kösem Sultan... Türk televizyon tarihine geçmiş karakterlere can veren, kadın, çocuk, hayvan ve çevre hakları konusunda ses çıkaran, ülkenin en başarılı oyuncularından biri.
Bu yüzden beklenti de yükseliyor haliyle.
Belki sorun tam da budur bilemiyorum. Ama dinlediğim iki şarkının; CapitaliZoo ve Honey Bee’nin ardından hissettiğim şey daha çok şu oldu: “Neden?”
Beren Saat’in hayal kurmasına, müzik yapmasına, yeni şeyler denemesine kimsenin itirazı olamaz. İnsan istediği zaman yeni bir şey deneyebilmeli.
Ama bazen bir hayalin gerçekleşmesi, onun illa başarılı olduğu anlamına gelmiyor.
Dinlediğim şarkılarda ne güçlü bir vokal vardı ne de şarkı bittiğinde tekrar açma isteği uyandıran bir melodi. Daha çok algoritmanın ritmine bırakılmış sıradan bir elektronik pop denemesi gibi...
Ortada Beren Saat gibi bir isim var. Ama şarkılar onu taşıyamıyor. Oysa olması gereken tam tersiydi.
Belki albümün tamamını dinlediğimde fikrim değişir. Belki içinden çok iyi işler çıkar.
Ama ilk izlenim önemliyse benimki şu: Her iyi oyuncu iyi bir müzisyen olmak zorunda değil.
Ve bazen bir insanın en büyük yeteneği, aslında nerede parladığını bilmesidir.

3 gün önce
47









English (US) ·