Dr. Esra Albayrak, AA Analiz için yazı kaleme aldı: Yeni bir uzlaşı imkanı

1 saat önce 32
 Yeni bir uzlaşı imkanı

Kaynak:AA

NÛN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Esra Albayrak, dekolonizasyon tartışmaları çerçevesinde sömürgeciliğin tarihsel seyrini ve yeni bir uzlaşının hangi koşullarda mümkün olabileceğini AA Analiz için kaleme aldı.

Albayrak yazısında şu ifadeleri kullandı;

Dünyanın içinden geçtiği sürece baktığımızda insanların ve toplumların dünyayı anlamlandırma biçimlerini ve küresel düzlemdeki konumlarını yeniden tanımlamak istediği önemli bir kırılma noktasında olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu yeniden konumlanma sürecinin kapsayıcı bir uzlaşı üzerinden mi yoksa derinleşen çatışmalar üzerinden mi şekilleneceği ise sosyal bilimciler olarak üzerinde hassasiyetle durmamız ve ortak bir yol haritası geliştirmemiz gereken temel meselelerden biridir. Bir sosyal bilimci, bir eğitimci ve belki daha önemlisi bir anne olarak insanlığın geleceği için bugün gösterdiğimiz tavrın çocuklarımıza bırakacağımız zihni ve manevi miras adına önemli olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın daha adil bir dünya arayışına uzlaşı yaklaşımının yön vermesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlığın onurunu önceleyen bir uzlaşı inşa etmek, salt siyasi bir tercih değil ahlaki bir sorumluluktur.

Hakim uluslararası düzenin değerlerden yoksun üstünlük anlayışı, insanlığı varoluşsal bir krize sürüklerken tarih boyunca "ilkel" ve "uygar" ayrımı üzerinden her türlü gayriinsani muameleyi meşrulaştırmıştır. 7 Ekim ve sonrasında Gazze'de yaşanan soykırım ise insanlığın yaralı hafızasını yeniden gün yüzüne çıkarmış, mevcut uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi meşruiyetine yönelik derin bir sorgulamayı beraberinde getirmiştir.

Bu tablo bize tarihsel bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: Sömürgecilik, 1960'larda kapanmış bir sayfa değil yeni biçimler edinerek varlığını sürdüren bir yapıdır. Dünyada yıllardır postkolonyal çalışmalar başlığı altında yürütülen akademik çalışmalar, sömürgeciliğin farklı biçimlerde yeniden üretildiği küresel yapıyı esaslı biçimde çözümlemekten hala uzak görünüyor. Tam da bu noktada dekolonizasyonu, sömürge zihniyetinden özgürleşmenin ve daha özgün, daha adil bir yaşam tahayyülü kurmanın imkanı olarak yeniden düşünmek mümkün olabilir mi?

İnsanın yükü ve dekolonizasyonun bugünü

"Beyaz adamın yükü" söyleminin zihinsel arka planı, 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinde zirveye ulaştı. Malthus, toplumu kıt kaynaklar üzerinden işleyen bir sözleşme alanı olarak kavramsallaştırdı; Darwin buradan "en uygun olanın hayatta kalması" fikrini geliştirdi; Darwin'in kuzeni Galton bunu öjeniye taşıdı, insanları üstün ve aşağı genetik kategorilere ayırdı. Sosyojeni kavramıyla toplumlar, ilkel ya da uygar olarak sıralandı. Sosyoloji modern toplumların bilimi, antropoloji ilkel toplumların bilimi olarak tanımlandı. Böylece bilim, sömürgeleştirmeyi meşrulaştıran bir araca dönüştürüldü. Rudyard Kipling'in "beyaz adamın yükü" ifadesiyle ahlaki meşruiyet yüklediği bu süreçte sözde üstün olanın aşağı olanı yükseltme yükümlülüğü, vazgeçilemez bir sorumluluk olarak görüldü.

20. yüzyıl bu anlayışın izlerini taşımaya devam etti. Sömürgecilik karşıtı hareketler yayılsa ve sömürgeler bağımsızlıklarını kazansa da sömürgeci zihniyet, türlü biçimlerle dünya düzenini şekillendirmeye devam etti. Dekolonyal söylem, bu çerçeveyi haklı olarak sorguladı ve hatta çoğu zaman tersini önerdi: Sömürgeleştirilenin elinden alınanı geri kazanma yükü olduğunu ileri sürdü ama bir şeyi tersine çevirmek, onu aşmak değildir. "Siyah adamın yükü" demek, ne kadar eleştirel olursa olsun, yıkılmak istenen hiyerarşinin mimarisinin içinde kalmaya devam etmek demektir. Siyah-beyaz, Doğu-Batı, ilkel-uygar ikilemleri, hiçbir zaman dünyanın hakkaniyetli bir tasviri değildi, bilakis dünyaya dayatılmış dikotomilerdi.

Olması gereken, bu mantığın tersine çevrilmesi değil terk edilmesidir. Siyah ya da beyaz adamın yükünü değil "insanın yükü"nü merkeze almalıyız. Meseleye ırksal ya da medeniyetsel bir kategori olarak değil daha temel bir iddiadan doğan ortak sorumluluk olarak bakmalıyız. Pek çok evrensel inanç ve medeniyet öğretisinin benimsediği üzere insan olarak var olmak, diğer nitelikleri göze almaksızın değerlidir ve saygıya layıktır. Nitekim İslam dini de insanı dokunulmazlığa (ismet) sahip bir varlık olarak tanımlar ve her koşulda haklarının korunmasını temel bir prensip olarak benimser. Böylesi bir evrensel insan anlayışını samimiyetle benimsemek, insanlığı tüm çeşitliliğiyle kucaklamayı mümkün kılar ve sömürüyü ilk andan itibaren reddeden davranışsal bir değere dönüşür. Oysa artık net şekilde görüyoruz ki 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren küreselleşen insan hakları söylemi, tüm gösterişli önermelerine rağmen "beyaz adamın yükü" retoriğinden öteye geçemedi hatta sömürünün ve ötekini terbiye etmenin bir aracına dönüştürüldü. O halde Batı merkezli ve ağırlıklı olarak Batı lehine üretilmiş söylemleri aşarak insanın dokunulmazlığı ve onurunu söylemin ve hayatın merkezine oturtmanın yollarını aramak zorundayız. Böylece hem ezilen dünyanın hakkını iade etmek mümkün olabilir hem de sömürenin engelleyemediği asıl yükü olan "efendilik kompleksi"nden arınması sağlanabilir.

Bilginin çok merkezli jeopolitiği

Tek merkezli ve üstünlükçü bir perspektifle şekillenen günümüz bilgi ekosistemi, dekolonizasyon bağlamında öncelikle yüzleşmemiz gereken alanların başında gelmektedir. Zira, bilginin üretim ve dolaşım süreçlerinin tek bir merkezin hegemonyasında şekillenmesinin oluşturduğu "epistemik kibir", bugün insanlığın içine sürüklendiği yabancılaşma ve anlam krizinin de asli sorumlularından biridir.

"Epistemik kibre" karşı Batı akademik dünyası içinde yükselen entelektüel itirazlar da olmuştur. Frantz Fanon, sömürge şiddetini psikanalitik bir keskinlikle ifşa ederken Edward Said, Doğu'nun coğrafi ve kavramsal bir olgu olarak nasıl bir bilgi matrisi içinde kurgulandığını gösterdi. Talal Asad ise Batı'nın evrensellik iddiasının üzerine inşa edildiği epistemik şiddeti sorguladı. Bu eleştirel damar, dekolonyal düşüncenin hem beslendiği hem de hesaplaşmaya devam ettiği bir gelenektir ve bu gelenek bize şu soruları soruyor: Bilgiyi kimin için, hangi amaçla üretiyoruz? Kendimizi, coğrafyamızı ve dünyayı hangi bilgi gelenekleri üzerinden anlamlandırıyor ya da anlamlandıramıyoruz? Bilgi, güç üretiminin bir aracı mı yoksa hakikat ve anlam arayışının zemini mi? Bu sorulara vereceğimiz yanıtlar, yeni dünya düzeninde nasıl bir konum alacağımızı da belirleyecektir.

Kuşkusuz bilgiyle ilişkiyi anlam ve hakikat üzerinden kuran, onu üstünlük ve ayrıcalık aracına dönüştürmeyen bilgi gelenekleri, insanlığın onurunu ve dayanışmasını daha güçlü biçimde koruyacaktır. Bugün dünyanın saygın üniversitelerinin, bilgi üreten ve uluslararası hukuku temsil eden kurumlarının mevcut krizlerin ve haksız düzenin inşasındaki rollerini ve hegemonik epistemik güçlerini sorgulamak zorundayız. Bu minvalde akademi ve bilginin vicdanı olarak kadim epistemik merkezleri canlandırmak hatta yenilerini ortaya çıkarmak ve yönümüzü yeni ufuklara çevirmemiz gerekiyor.

İstanbul ve yeni bir uzlaşı

İstanbul, bu tartışmada yalnızca bir ev sahibi değil tarihsel konumu itibarıyla özgün perspektif taşıyan bir aktördür. Dünya ticaretinin, kültürün ve siyasetin binlerce yıldır kesişim noktası olan İstanbul, yeni dünya düzeninde insanlığın onurunu, epistemik adaleti ve çok kültürlü toplumsal yaşam imkanını önceleyen bir uzlaşı için güvenilir bir zemin sunabilir. Bu uzlaşı, iyi niyetli bir pasif direniş ile yetinmemeli, tek merkezli hakim sistemin dayatmalarına güçlü bir itirazı ve hesap sorma öz güvenini de inşa etmelidir.

11-12 Mayıs'ta İstanbul'da gerçekleşmesi planlanan Dünya Dekolonizasyon Forumu (World Decolonization Forum) bu zemin üzerinde yükselecek. Afrika'dan, Güney Asya'dan, Latin Amerika'dan, Orta Doğu'dan ve Batı'nın eleştirel geleneklerinden akademisyenler, entelektüeller ve aktivistlerin bir araya geleceği forumda 70'in üzerinde akademik bildiri sunulacak. Eş zamanlı takip edilebilecek dekolonyal sanat sergileri ve aynı hafta Atlas Sineması'nda gerçekleşecek olan Dekolonize Film Festivali ile katılımcılara farklı disiplinlerin nadiren aynı zeminde buluştuğu dürüst bir diyalog ortamı kurulacak.

İnsanlığın mirasının tek bir hikayeye sığmayacağına inanan herkesi 11-12 Mayıs'ta Atatürk Kültür Merkezi'ne bekliyoruz.

Habere git