Giriş Tarihi: 12 Temmuz 2026
Geçtiğimiz günlerde Ankara'da gerçekleşen NATO Zirvesi'nin en çok konuşulan kısmı, kapalı kapılar ardındaki diplomatik pazarlıklar değildi. Asıl dikkat çeken, liderlerin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde karşılandığı törendi.
Osmanlı'nın farklı dönemlerini temsil eden üniformalar, mehterin tok ritmi ve devlet geleneğini simgeleyen semboller... Bunların hiçbiri rastgele seçilmiş dekorlar değildi. Hepsi, devletlerin yalnızca bugününü değil, hafızalarını da temsil ettiklerini hatırlatan güçlü sembollerdi.
Modern diplomasi çoğu zaman rakamlar, anlaşmalar ve ortak bildiriler üzerinden okunur. Oysa uluslararası ilişkilerde sembollerin dili, bazen sayfalara sığmayan metinlerden daha güçlüdür.
Çünkü devletler yalnızca güçleriyle değil, hafızalarıyla da konuşurlar.
Bugün dünyanın en gelişmiş ordularını bünyesinde barındıran NATO'nun liderleri, birkaç dakikalık bir törenle aslında yüzyılları aşan bir tarih anlatısının içine girmiş oldular. Mehterin ritmi sadece bir müzik değildir; bir devlet geleneğinin sesidir. Osmanlı sancakları yalnızca geçmişi temsil etmez; sürekliliğin de sembolüdür.
Avrupa'nın askeri bandolarının gelişiminde hatta evrensel müziğinde Osmanlı mehterinin bıraktığı izler, müzik tarihçileri tarafından uzun yıllardır inceleniyor. Mozart'ın "Alla Turca"sından Haydn'a kadar uzanan etkileşim, bunun kültürel yansımalarından yalnızca biridir. Bilimden sanata böyle onlarca örnek var.
Demek ki bazen bir medeniyet, sınırları sadece ordularıyla değil, ezgileri, kültürü ve Osmanlı denildiğinde akla gelen "onlarca halkın ortak yaşam" biçimiyle aşar.
İşte bu yüzden güçlü devletler geçmişlerini yük olarak değil, stratejik bir sermaye olarak görürler. Bizde uzun yıllardır böyle olmadı, bazen yük gibi görmeyenler bile o geçmişi anımsatan öğelere yer verseler de Osmanlı ya da Selçuklu demekten deyim yerindeyse "utandılar"...
Oysa bugün Türkiye, özellikle son yıllarda uluslararası toplantılarda tarihi mirasını görünür kılma adına çok ciddi bir çaba içinde ve bunu ısrarla hayata geçiriyor. Bu yaklaşım, geçmişe dönme arzusu değil; geçmişten aldığı özgüveni bugünün diplomasisine taşıma çabasıdır.
Çünkü kökleri olmayan bir devletin geleceği de sağlam olmaz.
Diplomasi sadece müzakere masalarında yürümüyor. Devlet mimarisiyle, törenleriyle, müziğiyle, bayrağıyla ve sembolleriyle de yürütülüyor. Bunlar bazen tek kelime edilmeden verilen en güçlü mesajlar olabiliyor.
Mehterin dönüşü konusunda aynı şeyleri düşünsek de Bulgar yazar Sophia Proneikos'un o çok ses getiren, sonra da çok garip bir biçimde silinen harika yazısını da hatırlatmak istedim.
Mahalle baskısı yazıyı sildirmeyi başarsa da yok etmeyi başaramadı ki şu şatırlar hâlâ konuşuluyor:
"Ne muhteşem bir tarihsel süreklilik hissi: Savaş sonrası dünyanın sembolü olarak 1949'da kurulan bir askeri ittifak, kökenleri on üçüncü yüzyıla uzanan bir askeri geleneğin müziği eşliğinde bir Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na giriyor.
Avrupa'nın Osmanlı İmparatorluğu ile karşılaşmalarından sonra Batı ordularının kademeli olarak Osmanlı davullarını, zillerini ve sözde 'Türk usulü'nü benimsemesi tesadüf değildir; bu usul daha sonra Mozart, Haydn ve Beethoven'ın müziğine bile yolunu bulacaktı, çünkü bazen tarih bir medeniyeti kılıçla fethetmez. Bir ritim yeter."
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı / haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz. Ayrıntılar için lütfen tıklayın

1 saat önce
34










English (US) ·