BUĞRA IŞILAK
Oluşturulma Tarihi: Temmuz 20, 2026 09:43
Ankara'nın S-400 hamlesi, yalnızca Türkiye'nin savunma stratejisini değil, NATO ile ilişkilerden Rusya ortaklığına kadar uzanan geniş bir denklemi yeniden şekillendirebilir. Masadaki dört senaryo arasında hangisinin hayata geçeceği merak edilirken, kulislerde konuşulan olası formüller dikkat çekiyor.


Haberlerimizi Google’da Takip Edin
Gelişmelerden anında haberdar olun.
Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin
Son dönemde Rusya’dan tedarik edilen ‘S-400 Hava Savunma Sistemleri’nin üçüncü bir ülkeye devredilmesi veya Rusya’ya iade edilmesi ihtimali, uluslararası gündemin öne çıkan başlıklarından biri hâline geldi. Sistemlerin üçüncü bir ülkeye verilmesi ya da Rusya’ya geri gönderilmesi yönünde ortaya atılan iddialar, Türkiye’nin NATO ve ABD ile ilişkilerinde yeni bir dönemin başlayabileceği yönündeki değerlendirmeleri de beraberinde getirdi.Bununla birlikte S-400 meselesi, yalnızca Türkiye’nin Batı ile ilişkileri bakımından değil, Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceği ve iki ülkenin stratejik iş birliğini sürdürebilme kapasitesi açısından da önemli sonuçlar doğurabilecek nitelikte.
2017’DE RUSYA İLE İLK ADIM ATILDI
Hatırlanacağı üzere Türkiye, sınır ve hava güvenliğinin sağlanması amacıyla 2017 yılında S-400 tedariki konusunda Rusya ile masaya oturmuş ve bir sözleşme imzalandı. Bu sözleşmenin ardından Türkiye, 2019 yılında ilk bataryaları teslim aldı. Sistemlerin satın alınması, ABD ve bazı Batılı ülkelerin güçlü tepkisine neden oldu.
Türkiye F-35 programından çıkarılmış, ABD ise CAATSA kapsamında Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir dâhil olmak üzere bazı yöneticiler hakkında yaptırım uygulama kararı almıştı. Diğer taraftan Washington yönetimi, 2022 yılında sistemlerin Ukrayna’ya devredilmesi yönünde Ankara üzerinde baskı kurmuştu. Ancak Türkiye, söz konusu baskılara ve yaptırımlara rağmen kendi bağımsız dış ve güvenlik politikasını kararlılıkla sürdürmüş; Moskova ile iş birliğini kesmemiş ve S-400 sistemlerini başka bir ülkeye teslim etmemişti.
Bu tutum, Ankara’nın dış ve güvenlik politikalarında kendi önceliklerini esas alan ve farklı güç merkezleriyle eş zamanlı ilişki yürütebilen bir yaklaşım benimsediğini bölgesel ve küresel ölçekte gösterdi. Son NATO Liderler Zirvesi’nde Trump’ın CAATSA yaptırımlarını kaldırma sözü vermesi ise meselenin yeniden uluslararası gündemin merkezine taşınmasına yol açtı.Bu tutum, Ankara’nın dış ve güvenlik politikalarında kendi önceliklerini esas alan ve farklı güç merkezleriyle eş zamanlı ilişki yürütebilen bir yaklaşım benimsediğini bölgesel ve küresel ölçekte gösterdi. Son NATO Liderler Zirvesi’nde Trump’ın CAATSA yaptırımlarını kaldırma sözü vermesi ise meselenin yeniden uluslararası gündemin merkezine taşınmasına yol açtı.

Fotoğraflar: AA, DHA, İHA
Washington’ın mevcut hukuki ve siyasi yaklaşımı çerçevesinde, Türkiye’nin F-35 programına dönüşünün önündeki temel engellerden biri S-400 sistemlerini elinde bulundurması ve işletme kapasitesini muhafaza etmesi. Bu nedenle sistemlerin Türkiye envanterinden çıkarılması, yaptırımların kaldırılması ve F-35 programına dönüş bakımından öne sürülen başlıca koşullardan biri olarak öne çıkıyor. Bu nedenle Ankara bakımından temel mesele, bir taraftan Batı ile savunma iş birliğini yeniden devam ettirmek, diğer taraftan ise Rusya ile kurulan stratejik ilişkinin zarar görmesini engelleyecek bir denge formülü geliştirmek.
Genel olarak değerlendirildiğinde, söz konusu meselede Ankara ile Moskova arasında yeni bir kriz yaşanması ihtimalinden ziyade, iki tarafın karşılıklı çıkarlarını koruyacak yeni bir uzlaşı modeli aradığı ifade edilebilir.
ARKA PLANDA DİPLOMATİK MÜZAKERE MEKANİZMASI İŞLİYOR
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın S-400 sistemleriyle ilgili bir soruya “Bizi izlemeye devam edin” yanıtını vermesi, meselenin henüz sonuçlanmadığını ve farklı seçenekler üzerinde çalışıldığını gösteriyor. Ardından Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, S-400’lerin üçüncü bir ülkeye satışı konusunda müzakerelerin devam ettiğini vurgulamış; Rusya’nın müzakerelere katılması gerektiğini, çünkü Moskova’nın katılımı olmadan olası anlaşmaların uygulanmasının mümkün olmadığını ifade etti.
Bu açıklama, S-400 meselesine ilişkin olası çözüm yollarının tek taraflı adımlarla değil, Ankara ile Moskova arasında yürütülecek karşılıklı mutabakat temelinde şekilleneceğine işaret ediyor. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da iki ülke arasındaki temasların sürdüğünü ve konunun son derece hassas olduğunu belirtti. Taraflardan gelen bu açıklamalar, meselenin kamuoyu önünde bir polemik konusu hâline getirilmek yerine, arka planda diplomatik müzakere mekanizmaları çerçevesinde ele alındığını gösteriyor. Bu yaklaşım, Türkiye ve Rusya’nın geliştirdiği görüş ayrılıklarını ve söz konusu meseleleri diyalog ve müzakere yoluyla ele alma biçimiyle de uyumlu.

ANLAŞMAZLIKLARA RAĞMEN SÜREGELEN STRATEJİK İŞ BİRLİĞİ
Türkiye ve Rusya, bölgesel ve küresel bazı meselelerde farklı görüş ve çıkarlara sahip olmalarına rağmen, diyalog ve müzakere kanallarını açık tutmayı başardı. 2015 yılında yaşanan uçak krizi, iki ülke ilişkilerinde ciddi bir kırılma yaratmış; ancak daha sonra diplomatik kanalların devreye girmesiyle ilişkiler yeniden normalleşmişti. Suriye iç savaşı konusunda da Ankara ve Moskova farklı taraflarda yer almış olmalarına rağmen, Astana Süreci ve Soçi görüşmeleri sayesinde Suriye meselesinde çok sayıda iş birliği ve koordinasyon mekanizması oluşturarak iş birliğine devam etmiş, bu durum Suriye’deki çatışmaların azaltılması konusunda katkılar sundu.
Benzer şekilde Libya ve Güney Kafkasya’da farklı çıkar ve görüşlere sahip olunmasına rağmen, iki ülke diyalog ve müzakere yoluyla aynı şekilde iş birliğine devam etti. Bundaki en büyük etken iki ülke arasında derinleşen çok yönlü ilişkiler. Enerji, ticaret, turizm ve savunma sanayi alanlarında sürdürülen iş birliklerinin yanı sıra Türk Akım Doğal Gaz Boru Hattı, Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve son yıllarda artan ticaret hacmi, iki ülkenin farklılıkları yönetebilme kapasitesini ortaya koyuyor.
Bu nedenle S-400 geleceğine ilişkin tartışmaların, Türkiye-Rusya ilişkilerindeki diğer iş birliği alanlarından bağımsız biçimde değerlendirilmesi pek isabetli olmayacak. İkili ilişkilerde zaman zaman ortaya çıkan görüş ayrılıkları ve sorunlar, taraflarca bütünüyle kopuşa yol açacak krizler olarak değil, yeniden müzakere edilmesi ve dengelenmesi gereken başlıklar olarak ele alınmakta. S-400 meselesinin de benzer şekilde, iki ülkenin daha geniş stratejik ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi beklenebilir.
BİRDEN FAZLA SENARYO ÖNE ÇIKIYOR
Ortaya atılan iddialar çerçevesinde S-400 sistemlerinin Katar veya Birleşik Arap Emirlikleri’ne devredilmesi de gündeme taşınmıştı. Sistemlerin Körfez ülkelerinden birine devredilmesi, söz konusu ülkelerin son zamanlarda yaşadığı balistik füze ve insansız hava aracı tehditlerine karşı savunma kapasitesini güçlendirebilir. Bu çerçevede ‘S-400 Hava Savunma Sistemleri’nin bu ülkelerden birine devredilmesi, balistik füze saldırılarına karşı önemli bir savunma işlevi görebilir.
ABD-İran-İsrail arasında gerçekleşen savaşta Birleşik Arap Emirlikleri en fazla hedef alınan ülkeler arasında yer alırken, Katar’ın güvenlik ortamı da ciddi biçimde sarsıldı. İsrail’in, 9 Eylül 2025 yılında, Hamas’ın siyasi liderliğini hedef aldığı gerekçesiyle Katar’ın başkenti Doha’ya düzenlediği saldırı, Katar’ın egemenliğinin ihlal edilmesinin yanı sıra, ABD ile yürütülen savunma ve güvenlik iş birliğinin ülkeyi bölgesel tehditlerden ne ölçüde koruyabildiğine ilişkin tartışmaları da beraberinde getirdi.
Daha sonraki süreçte İran’ın Katar’daki ABD askerî tesislerini ve erken uyarı unsurlarını hedef alan füze saldırıları gerçekleştirmesi, bu güvenlik kaygılarını daha da artırdı. Bu gelişmeler, Katar’ın yalnızca ABD ile mevcut savunma ortaklığına dayanmak yerine hava ve füze savunma kapasitesini çeşitlendirmeye ve güçlendirmeye yönelebileceği değerlendirmelerini gündeme getirdi. Dolayısıyla S-400 sistemlerinin Katar’a devredilmesi ihtimali, yalnızca teknik bir silah transferi değil, Körfez ülkelerinin değişen tehdit algıları ve savunma ortaklıklarını çeşitlendirme arayışları çerçevesinde değerlendirilmeli.
Bu çerçevede S-400 sistemlerinin Katar veya Birleşik Arap Emirlikleri gibi üçüncü ülkelere devredilmesi ihtimali daha fazla gündeme gelmekle birlikte, sistemlerin geleceğine ilişkin değerlendirmelerin yalnızca bu seçenekle sınırlı olmadığı görülüyor. Nitekim mevcut tartışmalar çerçevesinde sistemlerin Türkiye’de tutulması, Rusya’ya iade edilmesi veya üçüncü bir ülkeye devredilmesi olmak üzere birden fazla senaryo öne çıkıyor.

İLK SENARYO SİSTEMLERİN TÜRKİYE’DE KALMAYA DEVAM ETMESİ
Moskova açısından S-400 sistemlerinin Türkiye’de kalması, tercih edilebilecek seçenekler arasında yer alıyor. Bunun temel nedenlerinden biri, Rus yapımı gelişmiş bir hava savunma sisteminin NATO üyesi olan Türkiye’nin envanterinde bulunması, Rus savunma sanayii bakımından önemli bir siyasi ve sembolik değer taşıması. Sistemlerin Türkiye’de kalması, aynı zamanda Rusya’nın uluslararası savunma pazarındaki konumunun ve savunma sanayii ihracat kapasitesinin korunmasına katkı sağlayabilir.
Bunun yanında sistemlerin Türkiye’de tutulması, Ankara ile Moskova arasında savunma sanayii alanında kurulan ilişkinin devamlılığını da gösterecek. Rusya bakımından yalnızca sistemlerin mülkiyeti değil, teknoloji güvenliği, bakım süreçleri, yazılım erişimi ve üçüncü tarafların sistemleri inceleme ihtimali de önem taşıyor.
Türkiye ise güvenilir bir devlet aktörü ve bölgesel güç olarak, bu hassasiyetlerin yönetilebileceği bir ortak niteliğinde. Ancak Türkiye açısından F-35 programına yeniden dönüş ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, dış politika ve savunma sanayii bakımından önem verilen başlıklar arasında yer alıyor. Bu nedenle sistemlerin Türkiye’de kalması seçeneği, Ankara’nın Batı ile ilişkilerinde devam eden baskıların ortadan kaldırılması açısından tek başına yeterli olmayabilir.
Türkiye’nin burada temel amacı, Rusya ile ilişkilerini korurken, ABD ve NATO ile savunma iş birliğinde karşılaştığı sınırlamaları da giderebilecek dengeli bir çözüm üretmek. Bununla birlikte, muhtemel herhangi bir çözümün S-400 tedarik kararının yanlışlandığı veya Türkiye ile Rusya arasında savunma sanayii alanında geliştirilen iş birliğinden vazgeçildiği şeklinde yorumlanmaması önem taşıyor. Aksine, tarafların değişen bölgesel ve uluslararası güvenlik koşullarını dikkate alarak karşılıklı çıkarlarını koruyacak yeni bir uzlaşı modeli geliştirmeleri daha gerçekçi bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
İKİNCİ SENARYODA NELER OLABİLİR?
İkinci senaryo, sistemlerin Moskova’ya geri iade edilmesi. Sistemlerin iadesi, yeni ve daha kapsamlı bir stratejik mutabakatın parçası olması hâlinde, Türkiye ile Rusya arasında kabul edilebilir bir formüle dönüşebilir. Böyle bir seçenek, tek taraflı bir geri adım olarak değil, her iki ülkenin çıkarlarını gözeten daha geniş bir anlaşmanın unsuru olarak değerlendirilmeli.
Bu senaryoda Türkiye’nin F-35 programına dönüşü ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde somut kazanımlar elde etmesi önem taşıyacak. Rusya bakımından ise sistemlerin teknoloji güvenliğinin korunması, savunma sanayii itibarının zarar görmemesi ve Türkiye ile iş birliğinin başka alanlarda güçlendirilmesi temel öncelikler arasında yer alacak. Bu nedenle iade seçeneği ancak Ankara ve Moskova’nın ortak iradesiyle şekillenecek kapsamlı bir uzlaşı içerisinde uygulanabilir görünmekte.
ÜÇÜNCÜ SENARYODA KATAR, DÖRDÜNCÜ SENARYODA DA BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ VAR
Üçüncü senaryo, sistemlerin Katar’a devredilmesi. Rusya-Katar ilişkilerine bakıldığında, iki ülke arasında özellikle enerji, turizm ve yatırım alanlarında iş birliklerinin arttığı, diplomatik temaslarda ise son dönemde bir yakınlaşmanın yaşandığı görülüyor. Bununla birlikte Katar, ABD’nin Körfez’deki en önemli askerî ortaklarından biri ve ABD’nin Orta Doğu’daki en büyük askerî üssüne ev sahipliği yapıyor.
Rusya’nın perspektifinden değerlendirildiğinde sistemlerin teknoloji güvenliği ve üçüncü tarafların erişimine açılıp açılmayacağı meselesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle Katar seçeneğinin Rusya’nın açık onayı olmaksızın kolaylıkla hayata geçirilebilecek bir formül olmadığı ifade edilebilir. Olası bir devir hâlinde Türkiye’nin, Rusya’nın ve Katar’ın güvenlik kaygılarını aynı anda karşılayacak hukuki ve teknik güvencelerin oluşturulması gerekecek.
Dördüncü senaryo ise sistemlerin Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) devredilmesi. BAE’nin Ukrayna krizinde dengeli bir tutum benimsemesi ve Rusya ile ticaret, yatırım, enerji ve diğer birçok alandaki iş birliklerini devam ettirmesi, Moskova açısından Abu Dabi seçeneğinin değerlendirilebilir alternatiflerden biri olabileceği ileri sürülebilir. Aynı zamanda Türkiye ile BAE arasında son yıllarda hızla gelişen siyasi, ekonomik ve savunma sanayii ilişkileri, üçlü bir iş birliği formülünün oluşturulmasını kolaylaştırabilecek bir zemin sunuyor.
Bu nedenle Rusya’nın onayıyla gerçekleştirilecek muhtemel bir Türkiye-Rusya-BAE formülü, taraflar arasında karşılıklı kazanım üretebilme potansiyeline sahip. Türkiye, S-400 meselesinin Batı ile ilişkileri üzerindeki baskısını azaltarak F-35 programından çıkarılmasından kaynaklanan ekonomik kayıplar ile savunma kapasitesine yönelik olumsuz etkileri sınırlayabilir. Rusya, askerî-teknik iş birliği ağını ve uluslararası savunma pazarındaki konumunu koruma imkânı elde edebilir. BAE ise balistik füze ve diğer hava tehditlerine karşı gelişmiş bir stratejik savunma sistemi temin etmiş olacak. Bununla birlikte BAE’nin ABD ve bazı Batılı ülkelerle, özellikle savunma sanayii alanında güçlü ilişkilere sahip olduğu unutulmamalı.
Bu durum, Moskova’nın teknoloji güvenliğinin korunması bakımından göz önünde bulunduracağı temel unsurlardan biri. Olası bir devir anlaşmasının, Rus teknolojisinin üçüncü tarafların erişimine açılmasını engelleyecek ayrıntılı teknik ve hukuki güvenceler içermesi gerekecek.

KÖRFEZ VE ORTA DOĞU’DAKİ ASKERÎ VE SİYASİ GÜÇ DENGELERİ ÜZERİNDE DE ÖNEMLİ ETKİLER DOĞURABİLİR
Ayrıca S-400 sistemlerinin Katar veya Birleşik Arap Emirlikleri’ne devredilmesinin, yalnızca bu ülkelerin savunma kapasitesi üzerinde değil, Körfez ve Orta Doğu’daki askerî ve siyasi güç dengeleri üzerinde de önemli etkiler doğurması beklenebilir. Böyle bir gelişmenin, başta İran, İsrail ve Suudi Arabistan olmak üzere bölgedeki diğer aktörler tarafından nasıl değerlendirileceği önemli bir tartışma alanı oluşturuyor.
İran, Körfez’de gelişmiş bir hava savunma sisteminin konuşlandırılmasını kendi güvenlik ortamını etkileyebilecek bir unsur olarak görebilir ve buna siyasi veya askerî tedbirlerle karşılık verebilir. İsrail ise bölgedeki hava savunma mimarisinin değişmesinin kendi güvenlik stratejisi ve operasyonel planlaması üzerindeki olası etkilerini dikkate alacaktır.
Suudi Arabistan bakımından ise söz konusu gelişme, Körfez’deki askerî dengeyi ve bölgesel savunma rekabetini yeniden şekillendirebilecek bir unsur olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle üçüncü ülkeye devir seçeneği, yalnızca Türkiye, Rusya ve alıcı ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayan; bölgesel güvenlik dengelerini ve Orta Doğu’daki stratejik rekabeti etkileyebilecek çok boyutlu sonuçlar doğurma potansiyeline sahip.

1 gün önce
36










English (US) ·