Yeni nükleer yarış mı başlıyor? İran-İsrail savaşı fitili ateşledi: 20 ülke için kritik uyarı

1 gün önce 27

İnsanlık iki büyük dünya savaşı gördü. İçinde bulunduğumuz mevcut düzen ise çoğunlukla 2. Dünya Savaşı’ndan alınan dersler neticesinde kuruldu. Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok kurum ve uluslararası ilişkilerin temel kuralları bu savaştan sonra belirlendi. Çünkü insanlığın hırsı 2. Dünya Savaşı’nda öyle bir noktaya geldi ki bir noktada birileri Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atmanın iyi bir fikir olduğuna karar verdi. İnsanlık bütün bu dersleri ve nükleer silahın belki de en zararlı buluş olduğunu maalesef yaşayarak öğrendi. Ve bunlar tekrar yaşanmasın diye türlü önlemler alındı…

Bu önlemlerin en büyüklerinden biri şüphesi ki Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA). İnsanlığın hayatta kalma içgüdüsünün en mücessem hali olan UAEA, BM bünyesindeki en kıymetli göreve sahip kurumlardan biri ve belki de görevi hiç bugünkü kadar kritik bir önem taşımamıştı.

ABD ile İsrail’in İran’a başlattığı müşterek savaş, tansiyonu küresel ölçüde ciddi boyutta arttırdı. Öyle ki artık nükleer silah tehditleri sesli konuşulur, nükleer silah geliştirme planları kamuoyu önünde tartışılır oldu. UAEA Direktörü Rafael Grossi, önceki gün The Teleraph’a verdiği röportajda, çatışma ve istikrarsızlık ortamının yaklaşık 20 ülkeyi nükleer silah edinmeye itebileceğini söyledi.

 20 ülke için kritik uyarı

Rafael Grossi, fotoğraf: AP

Grossi demecinde, Avrupa, Küçük Asya ve Orta Doğu’daki önemli ülkelerin asla nükleer silah geliştirmeyeceklerini taahhüt etmelerine rağmen bugün bu meseleyi açıkça tartıştığına vurgu yaptı ve dünyanın yeni bir nükleer silahlanma yarışı riskiyle karşı karşıya olduğu konusunda uyarıda bulundu.

The Telegraph’ın Dış Haberler Baş Yorumcusu David Blair tarafından kaleme alınan köşe yazısında ise, dünyanın nükleer konusunda geri dönüşün olmadığı noktadan sadece bir krizlik uzakta olduğu ifade edildi.

NÜKLEER SİLAHLARIN YAYILMASINI ENGELLEYEN ANLAŞMA ZAYIFLIYOR MU?

Nükleer silahların yayılmasının önüne geçen hayli önemli bir antlaşma mevcut. Türkiye’nin de taraf olduğu Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT), 1970’te hayata geçirildi. Antlaşma, nükleer silahların yayılmasını önlemek, silahsızlanmayı teşvik etmek ve nükleer enerjinin barışçıl kullanımını sağlamak amacıyla yapıldı. Bu kapsamda 191 ülke nükleer silah edinmeyeceğini taahhüt etti. Antlaşmada ayrıca, nükleer silah sahibi beş ülkenin -ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin- bu teknolojilerini transfer etmeyeceği belirtiliyor. Bir de Yeni START meselesi var. ABD ve Rusya arasında nükleer silahları sınırlayan bu anlaşma da 5 Şubat 2026 itibarıyla sona erdi.

Neyse, uluslararası ilişkilere giriş dersimizi burada sonlandırıp meselenin özüne gelelim. Yaşanan ve yukarıda sıraladığımız tüm bu gelişmeler akıllara şu soruları getiriyor:

*Nükleer silah edinme konusundaki risk azaltma önlemleri etkinliğini yitiriyor ve nükleer silah yarışı mı başlıyor?

*Dünya nükleer silah riskleri konusunda “geri dönüşü olmayan noktayı” geçti mi, bizleri neler bekliyor?

*Nükleer silah kullanımına ilişkin tehditler en çok hangi ülkelerden veya bloklardan geliyor?

Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Hasan Köni ve ANKASAM Başkanı Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol, hürriyet.com.tr’nin sorularını yanıtladı.

‘BAZI ÜLKELERDE GÜVENLİK KAYGILARI ARTTI’

Prof. Dr. Hasan Köni, değerlendirmesine, gelişen ülkelerdeki güvenlik algılarını açıklayarak başladı. Orta boy devletlerde “Nükleer silahımız olursa bize saldırı olmaz” şeklinde bir anlayış olduğunu belirten Köni, aynı düşüncenin 1956 Süveyş Krizi’nden sonra İsrail’de ortaya çıktığını dile getirdi:

“Süveyş Krizi’nden sonra İsrail ‘büyük bir devlete güvenmek her zaman pek mümkün değil’ diye düşünmeye başladı ve Fransa’dan aldığı bilgilerle 1967’de nükleer silahını yaptı. Çünkü korunma sistemi içinde olduğu bir yapıya güvenmedi.”

Orta boylu ülkelerin kendilerini güvende hissedeceği bir sistem olmaması halinde caydırıcılık açısından son çare olarak nükleer silah ve füze sistemlerine dönüleceği kanaatinde olduğunu vurgulayan Köni, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bugün de ‘Orta boy devletler bir araya gelirse hegemonik güçlere karşı bir koruma kurulabilir’ diye soruluyor. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır bir araya gelerek bölgede bir huzur sağlayabilir mi diye konuşuluyor. Burada önemli olan Pakistan’ın nükleer silahlara sahip olması. Çünkü Pakistan’ın nükleer silaha sahip olması Hindistan’ın da nükleer silah yapmasına neden oluyor. Mesela İran nükleer silah yaparsa Suudi Arabistan da yapar. Birçok ülkenin dahil olduğu, birbirini etkileyen bir zincirleme başlar.”

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol da uluslararası sistemdeki güvensizliğe dikkat çekerek, şunları söyledi:

“Yeni START’ın süresi dolmasına rağmen bu anlaşmanın yenilenmemesi, uluslararası sistemdeki güvensizliğe dayalı kırılganlığın önemli bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Yeni START gibi anlaşmalardaki bu tür belirsizlikler, özellikle ABD ile Rusya arasında şeffaflık ve öngörülebilirliği azaltarak yanlış hesaplama riskini artırmakta; diğer taraftan da bu tür mekanizmaların tarafların birbirinin kapasitesini anlamasını sağlayarak kriz yönetimini kolaylaştırdığı da ifade edilebilir.”

Bu tür “sistematik belirsizliklerin”, ülkelerin sadece karşısındaki hasma yönelik değil, diğer tüm aktörlere yönelik siyasi baskısının “korku aracı” olarak karşımıza çıktığını kaydeden Erol, son gelişmelerin bazı ülkelerde güvenlik kaygılarını arttırdığına işaret etti ve söylemsel bazda da olsa nükleer silah edinme fikrinin daha görünür hale geldiğini dile getirdi:

“Ancak burada kritik bir ayrım var: Tartışmanın artması ile gerçek bir silahlanma dalgası aynı şey değil. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) hâlâ güçlü bir hukuki ve normatif çerçeve sunuyor. Ayrıca nükleer silah geliştirmek, ciddi ekonomik yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve bölgesel istikrarsızlık riskini beraberinde getirir. Risk algısının yükselmesine paralel olarak şu an kısmen de olsa bir kontrolden çıkma eğilimi söz konusu. Fakat bu halen kontrollü bir seyir izliyor.  Zira süreç henüz yaygın bir nükleer silahlanma yarışına dönüşmüş değil. Sistem zayıflamakla birlikte, tamamen işlevsiz hale gelmiş değil.

Nükleer silahın bir caydırıcılığı olduğu malum. Peki bu durum ülkeleri nükleer silaha mı yönlendiriyor?

Hasan Köni, nükleer silahlanma konusunda ülkelerin birbirini tetiklediğini vurgulayarak, şunları söyledi:

“Füze yapıp bu füzelere nükleer başlık taktığınızda artık sizinle sadece diplomatik pazarlıklar yapılabilir, size saldırılmaz gibi bir düşünce doğuyor. Ancak birisi nükleer silah yaptı mı rakibi ülke de yapıyor; böylece maalesef bir nükleer yayılma ortaya çıkabilir. Büyük güçlerin tekrar bir araya gelip, nükleer silahların yayılması anlaşmasını yeniden gözden geçirmesi gerekiyor. Ama herhalde bu Trump’tan sonra olacak. O gittikten sonra daha makul bir ABD ortaya çıkacağını tahmin ediyorum.”

'FREN MEKANİZMAALRI HÂLÂ DEVREDE'

Seyfettin Erol ise, NPT’nin küresel çapta hâlâ bir fren mekanizması işlevi gördüğü kanaatinde:

“Açıkçası, irrasyonel olarak ön plana çıkan liderlerin söylemleri ve anlaşmaların yenilenmemesi ya da uluslararası hukuk ve kurumların zayıflamasıyla risklerin belirgin biçimde arttığı bir dönemden geçiyoruz ancak ‘geri dönüşü olmayan nokta’ henüz aşılmış değil.

Bir diğer ifadeyle, her ne kadar Soğuk Savaş sonrası kurulan denge, silah kontrol anlaşmalarının zayıflaması ve büyük güç rekabetinin sertleşmesiyle aşınıyor gibi olsa da uluslararası sistem tamamen çökmüş değil.

Özellikle de NPT hâlâ küresel ölçekte temel bir fren mekanizması işlevi görmeye devam ediyor. Bugün karşı karşıya olunan tehlike, Rusya-Ukrayna Savaşı ve ABD/İsrail-İran Savaşı ile birlikte tek bir aktörün ani bir hamlesi ile ‘kıyamet savaşını’ başlatabilecek zincirleme güvenlik kaygılarının yayılması ve bunun yol açtığı haklı endişeler.”

Vladimir Putin, Kim Jong-un, Trump ve Netanyahu ve Xi Jinping gibi liderler döneminde bu ülkelerin artan askeri kapasitelerinin, diğer ülkelerin tehdit algısını yükselttiğinin altını çizen Erol, Rusya-Ukrayna Savaşı ve özellikle İran bağlamında yaşananların, tüm ülkeleri ABD, NATO ve uluslararası sistemin güvenlik garantileri bağlamında derin bir şüpheye ve arayışlara ittiğini belirtti. Erol, “Buna nükleer silahlanma ya da nükleer silaha sahip ülkelerle ittifak ilişkilerine girme dahil” dedi.

 20 ülke için kritik uyarı

Amerikan sosyal medyasında geçtiğimiz günlerde, Başkan Donald Trump'ın İran'a karşı "nükleer kodları" kullanmak istediği iddia edildi. Fotoğraf: AP

İnsanlığı bekleyen en olası senaryonun ani bir “nükleer patlama çağı” değil, daha çok yavaş ve tehlikeli bir aşınma olduğunu dile getiren Erol, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Daha fazla ülkenin eşik kapasiteye ulaşması, kriz anlarında yanlış hesaplama riskinin artması ve bölgesel gerilimlerin daha kırılgan hale gelmesi söz konusu. Diğer taraftan tüm bunlara rağmen diplomasi, caydırıcılık dengesi ve ekonomik karşılıklı bağımlılıkların tüm aktörler açısından hâlâ frenleyici bir mekanizma işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Dolayısıyla dünyamız kritik bir eşiğe yakın olmakla birlikte, henüz geri dönüşsüz bir noktada değil. Alınacak siyasi kararlar ve her şeye rağmen uluslararası kamuoyunun burada baskılayıcı rolü bir süre daha belirleyici olmaya devam edecektir.”

TEHDİTLER EN ÇOK HANGİ TARAFTA?

Yaklaşık 60 yıl önce imzalanan NPT’de beş ülkenin nükleer silah sahibi olduğu kabul ediliyor: ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin… Peki bugünkü küresel atmosferde nükleer silah tehdidi en çok hangi ülke veya bloklardan geliyor?

Prof. Dr. Hasan Köni, hangi alana yükleniliyorsa o alandakilerin kendilerini korumak için daha üst teknolojilere geçmeye çalıştığına vurgu yaparak, “Örneğin Çin bu kadar askeri harcama yapmıyordu ama ABD’nin karşında önemli bir rakip olması nedeniyle hızla hem füze sistemlerini hem de hava savunma sistemlerini ve nükleer silah yapımını geliştirdi” dedi.

Ülkelerin tehditler karşısında ittifaklar oluşturduğunu ve her grubun kendi nükleer silahını geliştirmeye çalıştığını aktaran Köni, “Tekil ülkelerse, yani bir bölge ittifakına dahil olmamışlarsa mecburen en son çare olarak nükleer silahlara gitmek zorunda kalıyorlar” dedi ve devam etti:

Karşısındakinde varsa, onu caydırmak için kendi de yapıyor. Mesela Kuzey Kore’ye kolay kolay saldırılabileceğini zannetmiyorum. Ukrayna işgalinde Rusya’ya yardım edenlere türlü yaptırımlar gündeme geldi ama Kuzey Kore’den hiç bahseden yok. Şimdi Japonya da birtakım şeylere girişecek; Güney Kore bazı hazırlıklara başladı. Yani bir şeyleri deştiğiniz zaman ülkeler caydırıcılık olması için nükleer silaha başvurmak zorunda kalıyor. O yüzden bir uluslararası anlaşmaya gidilmesi lazım. Çünkü bu silahlar sadece düştüğü yeri yok eden silahlar değil.”

Ülkelerin ellerinde güçlü nükleer silahlar olduğunu kamuoyuyla paylaşılmasının nedeni ise caydırıcılık olarak değerlendiren Köni, “Yani şehrin kabadayısı, başkalarının kulağına gitsin diye ‘Ben iki tabancayla dolaşıyorum’ diyor. Bu da psikolojik harekatın bir parçası. Fakat bu durum nükleer silah edinilmesini de tırmandırabilir. İran olayından sonra göreceksiniz bütün ülkeler füze yapacak. Bu tür değişimler maalesef bir silah yarışına neden oluyor.”

Seyfettin Erol ise, nükleer silah kullanımına ilişkin tehditlerin farklı güvenlik dinamiklerine sahip birkaç ana bloktan kaynaklandığının altını çizdi ve o da Kuzey Kore’nin ön plana çıktığını söyledi:

“Kuzey Kore, kendisine uygulanan yaptırımlara karşı nükleer silah kartını uzun yıllardır kullanıyor. Bu ülke hem nükleer silah sahibi olması hem de zaman zaman açık tehdit söylemleri kullanması nedeniyle en öngörülemez aktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.”

 20 ülke için kritik uyarı

Kuzey Kore hükümeti tarafından 19 Nisan'da yayımlanan fotoğrafta, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ve kızı Kim Ju Ae, balistik füze testlerini izliyor. Fotoğraf: AP.

Diğer taraftan son dönemde, özellikle Ukrayna savaşı ile birlikte Rusya’nın daha ön plana çıktığını belirten Erol, Putin’in Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrasında nükleer kapasitesine sıkça atıf yaparak caydırıcılığı söylem düzeyinde daha görünür hale getirdiğini kaydetti.

Çin’in ise doğrudan doğruya bir tehdit dili kullanmasa da hızlı nükleer kapasite artışıyla dikkat çektiğini söyleyen Erol, “Xi Jinping döneminde genişleyen nükleer cephanelik, özellikle Tayvan çevresindeki gerilimler bağlamında caydırıcılık boyutuyla stratejik bir belirsizlik yaratıyor” dedi ve devam etti:

“Çin’in tutumu tehdide karşı tehdit ya da hasmın anladığı dilden konuşma şeklinde ortaya çıkıyor. Çin, caydırıcılık noktasında bir nükleer doktrinine sahip, dolayısıyla bu onu Rusya ve Kuzey Kore safına koymuyor.”

Pakistan ve Hindistan’ın da nükleer savaş eşiğine geldiklerini anımsatan Erol, “Dolayısıyla alt kıtada saatli bomba gibi bir olasılık gündemdeki yerini koruyor” ifadesinde bulundu.

Düne kadar Kuzey Kore ve Rusya’yı eleştiren ABD’nin de Trump ile birlikte bu silahı “taktik nükleer” boyutta kullanabileceğine işaret eden Erol, açıklamasını şöyle sürdürdü:

“ABD, küresel hegemonyayı koruma ve hedeflerine daha az maliyetle ve kısa zamanda ulaşma noktasında bu silahı bir kez daha kullanabileceğini gündeme getirmeye başladı. İran’a verilen örtülü mesajlar, aslında ABD’yi nükleer silah kullanımı bazında en tehlikeli aktörler listesinin neredeyse başına oturtmaya aday. Son ülke ise İsrail. Çok gündeme gelmemekle birlikte, bu aktörler içerisinde Netanyahu ve ekibinin teopolitik-jeopolitik hedefleri noktasında nükleer silaha başvurabileceği endişesi, başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere, dünyanın yüksek sesle dile getirilmeyen en büyük endişe kaynaklarından biri olarak ön plana çıkıyor.”

Habere git